Diyarbekir Surları ve İslam Dünyasının Hali

Sosyal Medya'da Paylaşabilirsiniz...

Soğuk bir kış günüydü. Diyarbakır’ın nadir soğuklarındandı. 33 medeniyetin parmak izlerinin bulunduğu Diyarbakır’ın bahtı gibi kara taşları, soğuktan adeta buzla kaplanmış gibiydi. Son çukur savaşıyla iyice sarsılan şehir bir şantiyeye dönüşmüş yeniden ayağa kaldırılmaya çalışılıyordu.

İki gün önce yağan kar, yerden hala kalkmamış ve Dağkapı’ya erken çöken akşam karanlığında, son trafik ışıklarında durmuş Üniversiteye dönmeye çalışıyordum. Benden önceki araç sarıda geçince kırmızı ışığa takılmıştım. Birden camımın ürkekçe iki kez tıklandığını gördüm. Bu dokunuş, bizim çocuklarınkine benzemiyordu. Halebi örtülü bayanın sadece gözleri görülebilirken, yanında duran mahcup, utangaç ve adeta yer yarılaydı da içine gireydim diyen eşi ürkekçeydi.

Camı açtığımda sadece Halep ve Şeyh Maksud Mahallesi diyebildi, yanında iki çocuğuyla otuzunda yaşlanmış Arap. Ailece el açıyorlardı. Yüzlerinin nuru gitmiş olsa da Araplıkları yüzlerinden akıyordu. Tam da Bediüzzaman’ın yüz yıl önce tarif ettiği tipe uyuyordu. Harb-i Umumiyi (I. Dünya savaşı) gören çocuk dahi olsa yaşlıdır diyordu Üstad. Bence onun tarif ettiği ideal tip bile, Haleplinin halinden çok daha iyiydi. Hiç olmazsa karşınızda düşman ve bir cephe hattı vardı ve ülkenizdeydiniz. Ama burada havada Rus, İngiliz, İsrail ve Amerika veya kardeşleriniz var ve ülkenizde vahşice birbirinizle savaşıyorsunuz. El aman Ya Rabbi. Bir vahşet ki ne vahşet. Allah-u Ekber deyip birbirine saldıran Müslümanların ağıtları Kürtçe, Türkçe ve Arapça yükselirken; kahkahalar Rusça, İbranice, İngilizce, Almanca ve Fransız yükselmektedir.

Elimi bozuk paralara uzattığımda birden daldım ve uyuduğumu hatırlıyorum. Sanki bir melek elimden tutup, beni derin bir mazi tarihe götürmüştü. La Ğalibe İllalah. En son hafiften yanan kırmızı ışıkları hatırlıyorum.

Gözlerim, tam karşımda sıra dağlar gibi duran Diyarbekir surlarındaki Arapça yazıları gayr-i ihtiyari okuyarak kaymaya başladı. Altı km uzunluğundaki Sur’un, sadece bir kemerindeki ayetler metrelerce uzanıyordu Nur Burcu’na doğru. Baktım ki surun her taşında İslam’ın parmak izi vardı ve hepsi aynı ihtişamdaydı. Sur’un hemen iç tarafında ise cennetle müjdelenen Saad Bin Vakkas ve arkadaşı Ebu Muhsin yatıyordu. Diyarbekir’ın fethine gelen sahabelerdi. Az aşağıdaki 27 sahabe ve Hazreti Süleyman Bin Halid İbn-i Velid yatıyordu. Babası Hz. Halid Bin Velidin mezarı Halep’teyken kendisi buradaydı. Nereden nereye…

Müslüman Araplar, 638-640 yılları arasında Dünya harp tarihinin en muhteşem sayfalarından birini, Anadolu’da yazmışlardı İyaz Bin Ğanem’le. Kuzey Mezopotamya’dan Kayseri, Erzurum ve Ahlat hattına kadar olan yerleri iki yılda fethetmişlerdi. Amuriye’nın (İç Anadolu) fethini ise Rumların işkencesi altın “Yetiş ya Halife” diyen bir Müslüman kadının imdadı için yapmış ve rivayet olunur ki 30 000 Rum’un Ankara kalesinde katliyle namusunun intikamı alınmıştı o şehidenin.  Kısa bir süre sonra Rodos’tan açılan donanmayla İstanbul’u da kuşatacaktı. Müslümanlar Kız kulesine, Grejuva ateşi, Haliç zincirine ve Galata’ya inat Arap camiini ve Arap mahallesini kurmuşlardı İstanbul’a 670’li yıllardı.

Aynı anda Kuzey Afrika’da at koşturan Mus’ab Bin Ümeyr ve 711 yılında İspanya’ya ayak basan Tarık Bin Ziyad geldi gözlerimin önüne. Askerlerini bugün İngiliz bayrağının dalgalandığı, kale gibi doğal bir kayanın üzerine çıkardıktan sonra kıyıdaki gemileri yakan Tarık. “Önde düşman arkada deniz… Siz bilirsiniz” deyip gemileri yakan Tarık.

Aynı yıllarda Talas savaşında Asya’da yola çıkan Arap, tam 750 yıl burada bugünkü bilimin temellerini attıktan sonra El Hamra sarayından, Arabın ah ettiği tepeye çıkarak, Endülüs’ün her taşına “La Ğalibe İllalah” diyerek yıldızlara çıkacaktır 781 yıl sonra. İbn-i Rüşd, Hayy Bin Yekzan, Kurtuba Ulucamii’ne sahip çıkacaklardır.

Bir hurma ağacının altına oturan “Sen ve ben bu diyarda garibiz” deyip Şam ve Bağdat’a ağlayan Arap, Kurtuba’yı Şam ve Bağdat’ın emsali yapacaktır…. Bundan sonra adı Morisko olacaktır Müslümanın. Reconcista, zina ve içki ile Hilali mağlup edecektir. Osmanlının Viyana bozgunudur bu. Evlad-ı fatihanın beş yüz yıl sonra Balkanlardan rica’tıdır.

Bir sabah namazı yeni bitmişti. Medinettuzzehra sarayında, Kuzey İspanya’nın haraca bağlanan Leon, Aragon ve diğer Hristiyan kralcıkların elçileri yıllık haraçlarını ödemek için kapıda bekliyorlardı. Elçiler hayvanlarına ve sırtlarına aldıkları altın çuvalları, üç kilometrelik kılıç alayının altında aşağılanarak sarayın kapısına geldiklerinde kapıdaki ilk görevliyi, Halife zannederek hemen altınları ayaklarına dökmüştü. Oysa o muhteşem kıyafetli adam sadece sıradan bir görevliydi. Sarayın ikinci kapısından içeri girildikten sonra ise daha ihtişamlı bir adamla karşılaşıldığında ise aynı şekilde onun da ayağına kapanılmıştı ki, o da elçilerin ensesini kılıçlılarıyla doğrultmuş ve Halife’nin içerde olduğunu söylemişti. Bu şekilde akşama doğru Halife’nin olduğu odaya vardıklarında ise şaşkınlıktan ve aşağılanmaktan neredeyse öleceklerdi. Kellenin yerinde durduğuna şükrederek tıpkı Topkapı sarayında Kanuni’den merhamet dileyen, Pirenelerin az ilerisindeki Frenk diyarının kralcığı Fransuva’nın anası gibi.

Birden karşılarında, bir ateşin önünde gayet sade hatta yama giyimli, bir elinde kitap ve diğer elinde kılıç bulunan Halife ayağa kalktı. Ciddiyetle hoş geldin deyinceye kadar elçiler günü tamamlamış ve kelleyi omuzlarının üzerinde zor tuttuklarını söylüyorlardı.  Elçi, asla yüzüne bakamadığı halifeye yere bakarak şu soruyu sordu: Efendim, kapıdakiler sizden daha iyi giyimli, kıyafetiniz ve ellerinizdekinin hikmetini anlatır mısın? Halife şöyle dedi: Eğer ben en fakir halkım gibi giyinmezsem, bu Kur’an’ı ve kılıcı elimden bırakırsam Allah beni hem bu dünyada hem de ahirette bu ateşte yakacaktır. Halife ne kadar da doğru söylemiş.

Peki ya Asya’daki Türkistan kandilleri. Batı’da Tarık Bin Ziyad’ın orduları İspanya’yı fethederken (711) aynı yıllarda Ziyad Bin Salih kumandasındaki ordu, Talas savaşında (751) Türklerle beraber, Çinlileri darmadağın etmişlerdir. Ön Asya ise (Hint ve Cava Adaları) Arap tüccarların samimiyetleri ile Müslümanlaşmışlardır. Yemen’den Kafkaslara kadar olan bölgede bu coğrafyaya dahi edilince ortaya, üzerinde güneşin en çok durduğu,  Buhara, Semerkand, Merv, Taşkent, Hint deryası.. İbn-i Haldun, El Cezeri, Biruni, İbni Sina… bir Dünya cenneti çıkmaktadır.

Arkamdaki korna sesleriyle uyandığımda baktım ki sarı ışık yanıyor. İslam dünyasına benzeyen heybetli Diyarbekir Surları sanki bir ekran ve ben de bir çocuk gibi izliyorum.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir