Ortadoğu Birliği’nin yolu Diyarbekir’den geçiyor

Sosyal Medya'da Paylaşabilirsiniz...

İran’a karşı kazanılan Çaldıran Zaferinin (1514) öncesinde ve sonrasında, Yavuz Sultan Selim, kendisine Doğu Anadolu’nun fethedilmesini tavsiye eden meşhur Kürd âlim ve tarihçi İdris-i Bitlisi’ye, Doğu ve Güneydoğu bölgelerinin Osmanlı Devleti’ne ilhakı için vazife verdiğinde; İslam birliğinin zaruretine inanan başta Bitlis hâkimi Şerefüddin Bey, Hizan Meliki Emir Davud, Hısn-ı Keyfa (Hasankey) Emiri Eyyubilerden II. Halil, İmadiye  Hakimi Sultan Hüseyin, Cezire Hakimi Şah Ali Bey, Çemişgezek Hakimi Melik Halil, Pertek Hakimi Kasım Beyler tereddütsüz kabul ettiler. Ayrıca Suran, Urmiye, Atak, Cizre, Eğil, Garzan, Palu, Siirt, Meyyafarakin (Silvan), Sason, Sincar, Çermik, Malatya, Urfa, Besni, Harput, Mardin ve benzeri yerlerdeki aşiretler de arka arkaya Osmanlı Devleti’ne iltihak etmişlerdir. Böylece Doğu ve Güneydoğu bölgesinin tamamı, bir iki ay içinde Osmanlı Devletine iltihak etmiştir.

Aynı şekilde bu tarihlerde Memlük Devletine tabi olan Ramazanoğulları Beyliği de Osmanlı Devleti’ne tabii oldu. Böylece Anadolu’da siyasi birlik sağlanırken,  Doğu’da İran ve Güney’de Memlük tehlikesine karşı Osmanlının Doğu ve Güney sınırlarının güvenliği sağlanmış oluyordu. Osmanlının Acem fitnesine karşı sırtı etten bir duvarla sağlama alınırken, Osmanlıya Arabistan, Afrika ve elli yıl sonra Kıbrıs (1571) üzerinden Akdeniz’e uzanan bir kısrağın ötesinde ve tam bir imparatorluk yolu açılır.

Kürdlerin Osmanlıya iltihakları aynı zamanda Arapları da hareket geçirir. Örneğin, aralarında İbn-i Harkuş, İbn-i Said, Beni İbrahim, Beni Sayim, Beni Ata aşiretleri, Safed ve Gazze şeyhleri ile Haleb ileri gelenlerinin bulunduğu seçkin bir temsilciler heyetinin Yavuz’a takdim ettikleri ve aslı Topkapı Sarayı’nda bulunun şu itaat mektubu çok manidardır:

Bizler, canlarımız, mallarımız, iyalimiz ve dinimizin emniyeti için size itaati arzuluyoruz. İslam-ı tatbik ve adaleti te’sis için sizin hâkimiyetinizi zaruri görüyoruz.

Bundan neredeyse 502 yıl önce (1514), ünlü Kürt Şeyhi Mevlana İdris-i Bitlisi ile Osmanlının kudretli padişahı Yavuz Sultan Selim arasında 404 yıl süren Protokolün ana maddeleri şöyledir:

  • Kürt eyaletlerinin özgürlüğünün korunması;
  • Eyaletin idareciden boşalması durumunda oğluna geçmesi ya da “eski yerel teamüle” göre kararlaştırılması ve Sultanın bunu bir ferman ile tasdik etmesi;
  • Kürtlerin, bütün savaşlarda Türklere yardım etmesi ve dış saldırılara karşı da (İran) Türklerin Kürtlere yardım etmesi;
  • Kürtlerin, zekât ve dinî vergilerini Osmanlıya vermeleri.

Kürtlerin Abdulhamid-i sanisi olarak  görülen, basiretli Şeyh Bitlisi sayesinde Kürtler, başta İran tehdidi olmak üzere ontolojik bir kırılmaya ve askeri işgale maruz kalmadan günümüze kadar sapasağlam gelebildiler. McDowel’a göre bu dönem Kürtlerin ‘altın çağı’dır.

Bugünkü bazı Kürt ittihatçıları (HDPKK) tarafından sevilip sayılmasa da, McDowell’a göre Şeyh İdris-i Bitlisi şöyleydi: Hem sultanın hem de Kürt liderlerin güvenini kazanmış olmak gibi nadir rastlanan bir özelliği vardı. Eski bir Akkoyunlu subayı olarak onların yerel bağımlılıklarını nasıl beceriksizce tahrip ettiğini izlemiş ve Şah İsmail’in de aynı yoldan gittiğini görmüştü. Soylu bir Kürt olarak bölgeyi iyi tanıyor ve reis ailelerini anlıyor, onlarla nasıl pazarlık edileceğini iyi biliyordu. Aynı zamanda tanınmış bir tasavvufçu ve şeyhin oğlu olarak büyük saygı görüyordu.

Kürdistan’ın önemi Yavuz Sultan Selim’in oğlu Kanuni Sultan Süleyman’ın Fransa Kralı’na gönderdiği mektupta hemen yerini alır: “ Ben ki; Sultanların Sultanı… Anadolu’nun, Karaman’ın, Rum’un, Zülkadriye’nin, Diyarbakır vilayetlerinin, Kürdistan’ın… Hâkimi han oğlu han Sultan Süleyman Han’ım…” .

Mcdowell’e göre on altıncı yüzyıldan itibaren Osmanlı ile yeni ortaya çıkmakta olan Safevi İmparatorluğu arasındaki denge, Kürdistan’da o güne kadar görülenden daha istikrarlı bir siyasal yapının koşullarını yarattı. Hatta bu dönemde oluşan koşullar gelecek üç yüzyıl boyunca Osmanlı ve Kürt çevreleri arasındaki siyasi ilişkilerin genel hattını belirledi.

On dokuzuncu yüzyılın ortalarında Kürtlerin nostaljik bir biçimde geçmişe bakarak Kürt prensliklerinin mozaiği içinde bağımsız var oldukları bir ‘altın çağ’ görmeleri mümkündür. Yine Mc Dowell’a göre (Kürdistan) Osmanlı’nın Anadolu’su ile Safevilerin Azerbaycan’ı arasında etkili bir stratejik denge noktası oldu ve uzun vadede Kürdistan’ın göreli bir istikrar dönemi yaşamasına neden oldu.İdris-i Bitlisi ile başlayan şarktaki beyler ve Müslüman halkın hilafet ve saltanata sadakatle bağlılıkları, 1847 yılına kadar devam etmiştir.

Osmanlı Devleti, Kürtleri ve bu bölgeleri de Dar’ül İslam olan ülkesinin asli parçası olarak görmüş; buna karşılık Müslüman ahali ve beyler de, Osmanlı Devleti’ni İslam’ın bayraktarı bir İslam devleti olarak telakki edip ona itaati kendileri için ibadet saymışlardı. Böylece Kürdistan’ın Osmanlıya istincadı (gönüllü katılım) ile Osmanlı Devleti, özellikle Safevilere karşı arka cepheden rahat bir nefes alırken, Kürdistan da aynı tehditten kurtulmuştur. Yavuz Sultan Selim Bitlisi’ye, altı mühürlü üstü boş fermanlar gönderir.

Türklerin ve Kürtlerin kadim ittifaklarını ve artık durdurulmuş bir medeniyet olarak görülen Ortadoğu ruhuna ve Türk, Arap ve Acem arasında bir diz kapağı olan Kürdler ve Türkler neden ikinci bir Selahaddin-i Eyyubi’nin, İdris-i Bitlisi ve Yavuz Sultan Selim’in ruhunu diriltmesin.

Sykes-Pico sınırlarının telleri hangimizin yüreğini kanatmadı?  NATO’nun Suriye-Türkiye sınırına döşediği mayınları kimleri öldürmedi? Suriye ve Irak faciaları. Şii, Sünni, Kürt-Türk gibi bizi çekirdeğimizi kadar bölmeye çalışan tehditleri Bu tehditleri neden fırsatlara çevirmeyelim? Örneğin, hemen Arap ve Kürdlerle aramızda bir su ve petrol topluluğu (SPT) kuramayız mı? Bu, AB’nin AKÇT (Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu) örnek alınarak kurulabilir.

Bugün neden “Bir ağaç gibi hür ve bir orman gibi kardeşçesine” Ortadoğu cehennemini ortak akılla, çoğulculukla ve hoşgörülülükle yönetmeyelim?   AB’ye ilham olan, subsidiyarite (yerindelik) ve Good Governance (ortak akıl yönetimi) ilkeleri sayesinde Avrupa’da tarihte ilk kez 60 yıl aralıksız kan akmıyor. Bunlar bizim siyasi ilkelerimizdir.

Kısaca artık şöyle diyebiliriz: Kayseri ve İstanbul vahşetleri başta olmak üzere, daha önce de hiçbir teröre destek vermeyen Diyarbekir halkı, bugün de kahrolsun PKK diyerek on binlerce kişiyle yola dökülmüştür. Ve artık peygamberler, sahabeler, azizler ve krallar kenti kenti 33 medeniyetin beşiği Diyarbekir, tekrar Ortadoğu’nun payitahtı olmaya aday ve Avrupa Birliğinin yolu değil Ortadoğu Birliğinin yolu buradan geçmektedir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir